




 |
<sadakat.net>
MÜRŞİDLE TÖVBEYE MECBUR MUYUZ?
"Bir mümin, diğer
mümin kardeşine: “Gel, bir Allah dostunun elinde tevbe et, istikamet bul.”
diye tavsiyede bulunduğunda bazıları bu daveti hoş görmekte. Bazıları ise:
“Ben tek başıma tevbe edemez miyim? Tevbe için başkasına ne hacet? Tevbe
için tekkeye-Mekke’ye gitmenin ne gereği var? Ayrıca mürşidle tevbe dinde
var mı? Allah ile kul arasına kimse giremez.” diye itiraz ve tenkitte
bulunmaktalar. İlk bakışta çok makul gözüken bu itiraz ve tenkit gerçekte
ne kadar haklı?...
Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve
kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır. Davetine uyan ve tevbe
edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan bir hisse de kendisi
alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.
Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu
olurlar. Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz
olduğunu bilir. Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve
onlarla beraber olmayı ister. Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye
daveti ihtiyatla karşılar. Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı
vardır. Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları farkedemediği
için birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve edebinin
kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur. Sorumlu olan kimse ise
ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse, dinde olan bir şeye yok
demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur. Bilenin ise
benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak
görür, başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar, hadisi
inkara gider, alimlerin sözlerini küçümser, hep ben bilirim der ve hayra
yönelen kimsenin yolunu keser. Bundan dolayı mesuldür. İstiğfar ve tevbe
aynı şey değil Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve
tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır. İstiğfar, Allahu Tealâ’dan
affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir. Bu dil ile yapılır, sonuç
Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir. Tevbe, ölü kalbi diriltmektir.
Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir. Tevbe, kötülüklere iyilik
diye sarılmış nefsi ıslah etmektir. Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle
Allah’a dönmektir. Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele
etmektir. Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir. Bu ise hem
dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir. İstiğfar tek başına yapılabilir,
fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir.
Bunun için Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe
ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) uyarısında bulunmuştur. Ayrıca
Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı (Maide/2),
kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i
İmran/102-103) Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları
ile beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119) Tevbe, ancak
cemaatle kolay Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam
olduğu cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır. ‘Gel
mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir,
nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile
kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen,
dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir. Müminlerin en temel işi,
günahlardan temizlenmektir. Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu
vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı
birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i
şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız
kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır: “Sizin cemaat
halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz
şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese
verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp
cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler
sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed,
Hakim) “Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne)
üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle
birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî)
“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine
yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî) “Şüphesiz müminlerin
birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî) Günah
çıkarma hezeyanı ve mürşidle tevbe Allahu Tealâ’dan başka kimseye el
açılıp ‘günahımı affet’ denmez. Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir
yetkisi ve görevi yoktur. Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur
işlemişsek kendisinden özür dileriz, bizi affetmesini istirham ederiz. Bu
şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır. Bunun ötesinde hiç
kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme, temizleme görevi ve
yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine yardımcı olmak
vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak, gıyabında hayır dua etmek, onun
için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek şeklinde olur. Cenab-ı Hak,
günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tevbe şeklini şöyle tarif
etmiştir: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de
Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi,
Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64) Demek ki
ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.)
huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla
desteklediği tevbedir. Büyük müfessir Fahruddin Razi (Rh.A.) bu ayetin
tefsirinde der ki: “Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir
faydası da, tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz.
Peygamber’in istiğfarı ile giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir
tevbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i
Allahu Tealâ seçmiş, onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları
arasında bir elçi yapmıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle
huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir) Bugün
yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan,
Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler
de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan
sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya
yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda
yalvarmaktadırlar. Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için,
onlarla birlikte yapılan tevbeler Allah katında daha sevimli ve daha temiz
bir amel olarak kabul görmektedir. Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan
tevbede, tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış,
nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını
bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır. Böyle bir tevbeyi hafife almak
münafıkların sıfatıdır ve o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden
olmasından korkulur: “Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için
mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen
onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5) Hz.
Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde Allah’a yapılan
tevbeyi hıristiyanların papaz önünde günah çıkarma hezeyanına benzetenler,
tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini, Sünnet’te uygulanan bey’atların
hikmetini ve tasavvufun edebini bilmiyorlar demektir. Tasavvuf büyükleri,
elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir: “Ya Rabbi! Bütün
yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir
daha ben yapmayacağım.” “Müminlerin günahları için istiğfar et!” Takvaya
ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve intisab
edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi
gereğidir. Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir:
“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde
bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz
Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12) “Rasulüm! Hem
kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar
et!” (Muhammed/19) Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir
kâmil mürşide: ‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı
temizle, beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez. Ancak:
‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime
delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime Yüce Rabbim huzurunda şahit ol
ve affım için O’na yalvar da kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı
affetsin. Beni taatında muvaffak etsin.’ der. Başkası için yanmak ve
ağlamak peygamber ahlâkıdır. Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur.
Onlar kendileri için yaşamazlar. Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını
kurban etmişlerdir. O’nu tanımak, sevmek ve zikretmek isteyenlere her
şeylerini verirler. Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir. Kendi
perişan haline bir damla göz yaşı dökemeyen günümüz insanı, başkası için
nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin? Bizim için ağlayacak bir
göz bulmaya mecbur değil miyiz?
Dr. Dilaver Selvi"
 |





 |